11 Ocak 2010 Pazartesi

el

başımda kulaklarımı kepçe yapan yeşil kadifeden bir taç vardı.
pembe bi tayt bi de tişört giymiştim. amcam almıştı. sevinmiştim.
ayağımda taba rengi kenarları tokalı deriden bozma bi öğrenci ayakkabısı vardı.
düğündeydik.
çok şık olduğumu sanıyordum. daha kötüsü de olabilirdi. oldu.
yaşıtlarım hatta benden küçük olanlar.. hepsinin elbisesi vardı.
ne kadar kızsal.
oysa ben oğlandım.
şimarık kuzenlerden bi tanesi gelinlikliydi. çoğunluk onun etrafına toplanmıştı.
yüzündeki, boynundaki simlere hayranlıkla bakıyor; gerdana yapılan parmak darbeleriyle kendilerine sim taşımaya çalışıyorlardı.
ben yapmadım.
yanına bile gitmedim.
ama ayakkabısı güzeldi.
beyaz. bağcıklı.
'kirlenir hemen' diye beyaz ayakkabı alınmazdı bana.
'giyemezsın' diye dağcıklı ayakkabı alınmazdı bana.
düğün işte. müzik eşliğinde oynadık. pistin kenarında oynayan çocuktum.
ama yinede asla halayın sonuna katılıp sürüklenen çocuk durumuna hiç düşürmedim kendimi.
kuzenlerin biriyle oynadık. değişik figürler yapıp dikkat çekmeye çalışıyordum.
oynayan büyük kızlardan figür çalıyordum. ama olmuyordu.
elbiseli kuzenime ne yapsa yakışıyordu.
tom ve jerry'li takımımla ben bir oğlandım.
bi ara dışarı çıktık öyle durmaya işte. sonra bişiy oldu.
iki akraba çocuğu -aynı yaştayız- beni dövdüler.
çünkü kendi halimdeydim. çünkü sesim çıkmazdı.
iki yandan gelen tekme darbelerine karşılık vermeye çalıştım. olmadı.
bir büyüğümüz bi zaman sonra ayırdı bizi. 'ayıp' dedi.
yalnızdım. minik ellerimle üstümü silkeledim minik ellerimle.
o günden sonra ellerim bida hiç büyümedi.
tişörtümde taytımda ayakkabı altlarının izleri vardı. çizgi çizgi.
salona girdim. oturdum.

6 Ocak 2010 Çarşamba

çokta uzak değil

karşı ev.orada yaşandı.kötü günler yaşandı.
güzel gün azdı.perdeler güllü.
camın önünde bi türlü mandalina kabuğu birikemiyordu orda.
merdiven yoktu o evde inilmiyordu.
düşülüyordu.
telefonda hiç çalmazdı orda.beklenirdi hep.
'yine unuttun herhalde..' deniyordu o evde. yine. yine.
orda herhalde kelimesi güzel olasılıklardan bahsetmek için degil,
can sıkmak için kullanılırdı.
biri gizliden suçlanırdı orda.
perdeler bordo.sabah olamazdı.uyanılmazdı.

kalmasın diye yerdim,
bitsin diye okurdum.
ve insanlar peçete kullanırdı.

2 Ocak 2010 Cumartesi

kalorifer.

her ne karın ağrısıysa denir bazen.
ne karın ağrısı.karnım ağrıyor.
duruyorum.ben hep dururum.kalorifer yanıyor.sıcak.
ben üşüyorum hep.ben hep üşürüm.
arkadaşlar gelip gidiyor.seviniyorum.üzülüyorum
ben bazen suçlanıyorum üzülüyorum diye.
demek üzülmek te bi suç.
'her şeye hep üzülürsün zaten sen' ben hep üzülürüm.
'sorunların bitmez senin'sorunlarım bitmez.
beni böyle kabullendiklerini düşündüklerim bile bi an gelir,
bi an gelir 'sen.....şöyle böyle' diye suçlar beni.
çünkü.çünkü bi kere bişi anlatmışımdır
'hey işte bu benim zayıf yönüm' demişimdir.
ondan işte yeni bişi öğrenen insan hemen onu kullanmak ister ya
aynı his işte.
içimden bağırırım ben
'ah keşke dışımdan bağırsam'
sonra bi bitki çayı yapim bari derim
karnımada iyi gelir hem.
ders çalış yağmur önemli olan bu.
telkinler!
niye ki? bi buçuk milyar maaş aldığım bi işim olsun diye
bunun için niye stres olup çalışıyımki?
merhaba ben hala napıcamı bilmiyorum.
bi kılavuzum olsaymış ya
keşkee.
ayrıca hep yazım yanlışı yapıyorum.ben hep yazım yanlışları yaparım
ama iyi anlatım bozukluğu bulurum.
derdim şu ki.
derdim yok.
olmuşları yada olasılıkları düşünüyorum.
uykum geldi.